Çeşme Uluslararası Gastronomi Film Festivali’nde Hafıza, Lezzet ve Sinema Buluşuyor

Uluslararası Gastronomi Film Festivali, bu yıl ikinci kez Çeşme’de gastronomi ile sinemayı aynı çatı altında buluşturmaya hazırlanıyor. Ancak festival yalnızca yemekleri anlatan filmlerden oluşmuyor; hafızayı, göçü, üretim kültürünü ve sofraların arkasındaki insan hikâyelerini de görünür kılıyor. Çeşme Belediyesi öncülüğünde düzenlenen festival; yönetmenlerden şeflere, akademisyenlerden genç içerik üreticilerine kadar farklı disiplinleri aynı masa etrafında buluştururken, gastronominin kültürel bir anlatı dili olduğuna dikkat çekiyor. Festivalin vizyonunu, bu yılın temasını ve uzun vadeli hedeflerini UGFF Kurucu Direktörü Gülper Ergün’le konuştuk.

1- Çeşme Belediyesi öncülüğünde ikinci kez düzenlenecek olan Uluslararası Gastronomi Film Festivali için nasıl bir vizyon ortaya koyuyorsunuz? Festivalin çıkış hikâyesi ve temel misyonu nedir?

Uluslararası Gastronomi Film Festivali’nin çıkış noktası aslında çok temel bir soruydu: Bir yemeğin hikâyesi en güçlü nasıl anlatılır? Bu soruyu sorduk çünkü gastronomi bizim için hiçbir zaman yalnızca tabakta duran bir şey olmadı. Hafıza, göç, üretim biçimi, coğrafya ve kültürel aktarımla ilgili oldu. Bir sofranın etrafında bazen bir dayanışma kültürü, bazen de kuşaktan kuşağa taşınan görünmez bir bilgi birikimi vardır.

Bugün geldiğimiz noktada festivali yalnızca birkaç gün süren bir etkinlik olarak görmüyoruz. Bizim için bu yapı; yerel üreticilerden yönetmenlere, akademisyenlerden genç içerik üreticilerine kadar farklı disiplinlerin aynı masa etrafında buluştuğu yaşayan bir kültürel platform.

Bu Yılın Ana Teması: Hafıza ve Kültürel Dönüşüm

2- Festivalin bu yılki ana teması ne olacak? Program hazırlanırken gastronomi ve sinema arasında nasıl bir denge kuruluyor?

Bu yıl programın ana omurgasını; hafıza, üretim kültürü, sürdürülebilirlik ve kültürel dönüşüm başlıkları oluşturuyor. Çünkü gastronomi dediğimiz alan aslında bir toplumun kendini nasıl var ettiğini anlatıyor. Bir tarifin içinde iklim de var, göç de var, kadın emeği de var, geçmişle kurduğumuz ilişki de.

Programı oluştururken gastronomiyi yalnızca estetik bir unsur olarak kullanan işlerden ziyade, arkasında düşünsel bir katman taşıyan yapımları önceliklendirdik. Sinema tarafında anlatı gücü güçlü, duygusal ve kültürel derinliği olan işler bizim için çok önemliydi.

“Festival Kendi Dilini Kurmaya Başladı”

3- İlk yıldan elde ettiğiniz geri dönüşler festivalin ikinci yılına nasıl yansıdı? Bu yıl izleyicileri hangi yenilikler bekliyor?

İlk yıl bizim için çok kıymetli bir deneyimdi. Çünkü aslında önce şunu görmek istedik: Gastronomi ve sinemanın aynı zeminde gerçekten bir karşılığı var mı? Gördük ki insanlar yalnızca film izlemeye değil; konuşmaya, düşünmeye, paylaşmaya ve yeni bağlar kurmaya geliyor.

Geçen yıl özellikle Açık Perde seçkileri, söyleşiler ve Tasty Cinema deneyimleri çok güçlü geri dönüşler aldı. Bu yıl ise yapıyı daha da büyüttük. Uluslararası Klazomenai Kısa Film Yarışması artık festivalin önemli yapı taşlarından biri haline geliyor. Kurmaca, belgesel ve senaryo kategorilerinde uluslararası başvurular alıyoruz.

Ayrıca bu yıl Momentum seçkisi bizim için çok heyecan verici. Gençlerin mobil cihazlarla kendi mutfak hafızalarını anlattıkları yeni bir alan açıyoruz. “Büyüdüğüm Yer” temasıyla gençlerin kendi coğrafyalarına, çocukluklarına ve gündelik ritüellerine dönmelerini ve yansıtmalarını önemsiyoruz.

Festivalin ikinci yılında en büyük değişim belki de şu: Artık yalnızca bir festival değil, kendi dilini kurmaya başlayan bir kültürel yapı haline geliyoruz.

Yapımlarda “Hikâye” Ön Planda

4- Festival kapsamında gösterilecek yapımlar hangi kriterlere göre seçildi? Yerli ve yabancı yapımlar arasında nasıl bir çeşitlilik oluşturuldu?

Film seçimlerinde en önem verdiğimiz şey; gastronomiyi yalnızca “yemek görüntüsü” üzerinden kurmayan işlerdi. Bizim için önemli olan, bir hikâyenin arkasındaki insanı, emeği, coğrafyayı ve kültürel dönüşümü hissedebilmek.

Belgesellerde daha çok üretim kültürü, yerel hikâyeler, sürdürülebilirlik ve toplumsal hafıza ekseninde ilerleyen yapımlara yöneldik. Kurmaca filmlerde ise gastronominin insan ilişkileriyle kurduğu duygusal bağ bizi etkiledi. Çünkü bazen bir mutfak sahnesi bir karakterin bütün geçmişini anlatabiliyor.

Yerli ve yabancı yapımlar arasında özellikle ortak duygular üzerinden bir denge kurmaya çalıştık. Coğrafyalar farklı olsa da sofranın etrafında kurulan aidiyet hissi, göç, aile, paylaşım ve üretim gibi meselelerin evrensel olduğunu görüyoruz.

Festivalin en heyecan verici taraflarından biri de bu aslında: Çok farklı ülkelerden gelen hikâyelerin aynı duyguda buluşabilmesi.

Altın Yunus’ta Çok Katmanlı Festival Deneyimi

5- Altın Yunus Hotel gibi önemli bir lokasyonda gerçekleştirilecek festivalde; söyleşiler, workshoplar, tadım etkinlikleri ve şef buluşmaları gibi interaktif deneyimler olacak mı?

Kesinlikle. Biz festivali yalnızca oturup film izlenen bir alan olarak kurgulamıyoruz. İzleyicinin dahil olduğu, deneyimlediği ve temas kurduğu çok katmanlı bir yapı oluşturmaya çalışıyoruz.

Programımızda yönetmen söyleşileri, şef buluşmaları, tadım deneyimleri, Tasty Cinema seansları, GastroSınıf ve SineSınıf oturumları yer alıyor. Özellikle öğrencilerin sektör profesyonelleriyle aynı ortamda bulunabilmesini çok önemsiyoruz. Çünkü kültürel üretim biraz da kuşaklar arası aktarım meselesi.

Altın Yunus Hotel atmosferi de bu deneyimi güçlendiriyor. Festival boyunca insanlar yalnızca bir etkinliğe katılmış olmayacak; aynı zamanda aynı masa etrafında düşünmeye, konuşmaya ve paylaşmaya davet edilmiş olacak.

“Sinema Gastronominin Görünmeyen Tarafını Görünür Kılıyor”

6- Gastronomi filmlerinin sadece yemek anlatmadığını; göçü, kültürü, hafızayı ve toplumsal hikâyeleri de taşıdığını görüyoruz. Sizce sinema gastronominin hangi yönünü en güçlü şekilde görünür kılıyor?

Bence sinema gastronominin görünmeyen tarafını görünür kılıyor. Çünkü yemek çoğu zaman yalnızca sonuç olarak karşımıza çıkıyor ama onun arkasında çok büyük bir insan hikâyesi var.

Bir tarif bazen göçle taşınır. Bazen savaşlardan, yoksulluktan ya da özlemden geçerek bugüne ulaşır. Bazen bir annenin sessizce aktardığı bir bilgi olur. Sinema ise tam olarak bu katmanları açabilen bir alan.

Gastronomi filmleri bize yalnızca ne yediğimizi değil; kim olduğumuzu, nereden geldiğimizi ve neyi kaybetmemeye çalıştığımızı anlatıyor. Bu yüzden gastronomi sineması bence gelecekte çok daha güçlü bir kültürel alan haline gelecek.

Yerel Üreticiler ve Coğrafi İşaretli Ürünler Ön Planda

7- Festivalin Çeşme’nin yerel mutfağına, üreticilerine ve coğrafi işaretli ürünlerine nasıl bir katkı sağlamasını hedefliyorsunuz?

Biz Çeşme’yi yalnızca bir turizm destinasyonu olarak değil; güçlü bir üretim hafızasına sahip kültürel bir alan olarak görüyoruz. Festivalin en önemli amaçlarından biri de yerel üreticiyi, coğrafi işaretli ürünleri ve bölgenin gastronomik bilgisini görünür kılmak.

Çünkü yerel üretim yalnızca ekonomik değil; aynı zamanda kültürel bir mesele. Bir zeytin ağacının bilgisi, bir peynir üretim geleneği ya da bir ot kültürü aslında kuşaklar boyunca taşınan bir hafıza.

Festival aracılığıyla bu üreticilerin hikâyelerini uluslararası bir anlatının parçası haline getirmek istiyoruz. Bizce gerçek kültürel değer; yerelin evrensel bir dile dönüşebildiği yerde ortaya çıkıyor.

“İnsanlar Başka Bir Hikâyeye Yaklaşsın İstiyoruz”

8- Gastronomi ve sanatın birleştiği bu özel alanda, izleyicilerin festival sonunda nasıl bir duygu ve farkındalıkla ayrılmasını istiyorsunuz?

İnsanların festival sonunda yalnızca “iyi filmler izledim” diyerek ayrılmasını istemiyoruz. Daha çok; bir hikâyeye dokunmuş, bir üreticiyle göz göze gelmiş, başka bir coğrafyanın hafızasına yaklaşmış gibi hissetsinler istiyoruz.

Çünkü gastronomi aslında insanları birbirine yaklaştıran çok güçlü bir alan. Aynı sofraya oturduğunuzda başka bir hikâyeyi anlamaya başlıyorsunuz.

Eğer festival sonunda insanlar biraz daha düşünmüş, biraz daha hissetmiş ve dünyaya başka bir yerden bakmaya başlamışsa; bizim için en kıymetli karşılık budur.

“Türkiye Çok Güçlü Bir Hikâye Potansiyeline Sahip”

9- Dünyada gastronomi temalı film festivalleri giderek daha fazla ilgi görüyor. Sizce Türkiye bu alanda nasıl bir potansiyele sahip?

Türkiye bu alanda inanılmaz güçlü bir potansiyele sahip. Çünkü Anadolu’nun gastronomik hafızası çok katmanlı. Ege’den Doğu’ya, Karadeniz’den Mezopotamya’ya kadar her bölgenin kendi üretim biçimi, anlatısı ve ritüeli var.

Ama bizim için önemli olan yalnızca bu zenginliğe sahip olmak değil; onu nasıl anlattığımız. Dünya artık sadece “lezzet” görmek istemiyor. Hikâye görmek istiyor.

Türkiye’nin tam da burada çok güçlü bir anlatı potansiyeli olduğuna inanıyorum. Çünkü bu coğrafya yüzyıllardır farklı kültürlerin aynı sofrada buluştuğu bir yer.

Hedef: Dünyayla Konuşabilen Özgün Bir Festival

10- Uluslararası Gastronomi Film Festivalinin uzun vadeli hedefleri neler? Önümüzdeki yıllarda festivali uluslararası ölçekte nasıl bir noktada görmeyi hayal ediyorsunuz?

Biz festivali yalnızca büyüyen bir etkinlik olarak değil; uluslararası bir kültürel ağ olarak hayal ediyoruz. Londra, Kars, Diyarbakır, Barselona gibi farklı şehirlerde kurduğumuz temaslar da aslında bunun bir parçası.

Amacımız gastronomi ve sinema aracılığıyla farklı coğrafyalar arasında kalıcı bir kültürel diyalog oluşturmak. Yönetmenlerin, şeflerin, akademisyenlerin, genç üreticilerin aynı zeminde buluştuğu sürdürülebilir bir platform yaratmak istiyoruz.

Uzun vadede Uluslararası Gastronomi Film Festivali’nin; gastronomi, kültür ve sinema alanında dünyadaki önemli referans noktalarından biri haline gelmesini hedefliyoruz. Ama bunu yaparken en önemli şey kendi sesimizi kaybetmemek.

Biz başka örnekleri taklit eden bir yapı olmak istemiyoruz. Anadolu’nun hafızasından beslenen ama dünyayla konuşabilen özgün bir dil kurmaya çalışıyoruz.

İLGİLİ HABERLER